Edward Said, sürgünü “onarılmaz bir kırılma” olarak tanımlar. İnsan ile yurdu arasına giren, zamanla kapanmayan bir mesafe... Bu mesafe yalnızca kilometrelerle ölçülmez; dilde, hatıralarda, gündelik alışkanlıklarda ve bazen sessizliklerde de gösterir kendini. Bu yüzden göç, bir yer değiştirmeden ziyade, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır.
Bir yerden ayrılan insan yanında ne götürür?
Bu sorunun cevabı ilk bakışta basit görünür. Birkaç eşya, birkaç fotoğraf, birkaç mektup... Oysa göç edenler çoğu zaman görünmeyenleri beraberinde taşır. Bir mahallenin sesini, bir evin kokusunu, bir ağacın gölgesini... Bazen yalnızca bir isim kalır geriye; haritada artık bulunamayan bir köyün adı, söylenirken hafifçe duraksanan bir şehir ismi, başka bir dilde tam karşılığı olmayan bir hatıra...
John Berger’e göre ise, göçmenler çoğu zaman iki dünya arasında yaşar. Bir yere ait olmaya çalışırken, başka bir yere ait olmayı sürdürürler. Göçmenin hayatı, geçmiş ile şimdi arasında kurulan sürekli bir köprüdür. Ne tamamen geride bırakılan yerde yaşanır ne de bütünüyle varılan yerde.
Ermenilerin hikâyesi de büyük ölçüde böyle bir aradalığın hikâyesidir.
1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni nüfusuna yönelik tehcir ve kitlesel katliam politikaları, yalnızca insanların hayatlarını değil, yüzyıllar boyunca oluşmuş bir yaşam coğrafyasını da parçaladı. Anadolu’nun dört bir yanındaki Ermeni yerleşimleri dağıldı; kiliseler, okullar, mezarlıklar, evler ve mahalleler kaldı geride. Hayatta kalabilenler içinse yeni bir hayat kurma zorunluluğu başladı.
Bu insanların bir kısmı İstanbul’a ulaştı.
İstanbul, o yıllarda bir şehirden çok daha fazlasıydı; parçalanmış hayatların kesişme noktasıydı. Anadolu’nun farklı bölgelerinden gelen insanlar burada birbirlerini buldular. Aynı kayıpları paylaşmasalar da benzer bir kopuşun içinden geçmişlerdi. Kent, onlar için hem sığınak hem de geçiş alanı oldu.
Fakat çoğu zaman yolculuk burada bitmedi.
Marsilya’ya giden gemiler kalktı bazı limanlardan. Beyrut’a, Halep’e, İskenderiye’ye, Buenos Aires’e ve New York’a uzanan yollar açıldı. Böylece Ermeniler yalnızca Anadolu’dan değil, birbirlerinden de uzaklaştılar. Aynı ailenin üyeleri farklı kıtalarda yaşamaya başladı. Aynı köyün insanları farklı ülkelerin vatandaşları oldu.
Yine de bazı şeyler kaybolmadı.
Walter Benjamin, geçmişin bütünüyle geride bırakılmış bir şey olmadığını hatırlatır. Geçmiş bazen beklenmedik bir anda bugünün içine sızar. Bir fotoğrafta, bir şarkıda, eski bir eşyanın yüzeyinde ya da bir hikâyenin içinde yeniden belirir. Göç topluluklarının hafızası da böyledir. Kaybedilen yerler salt tarih kitaplarında yaşamaz; insanların anlattığı hikâyelerde, mutfaklarında, dillerinde ve sessizliklerinde de varlığını sürdürür.
Bugün dünyanın farklı şehirlerinde yaşayan milyonlarca Ermeni için Anadolu çoğu zaman doğrudan deneyimlenmiş bir coğrafya değildir. Çoğu kişi o şehirleri hiç görmemiştir. Buna rağmen Van, Harput, Sivas ya da Diyarbakır isimleri aile hikâyelerinde yaşamaya devam eder.
Belki de göçün en ilginç yanı budur. İnsan bazen hiç gitmediği bir yeri özleyebilir.
Hrant Dink’in yazılarında sık sık karşılaşılan duygu da buna yakındır. Onun sözünü ettiği aidiyet, romantik bir geçmiş özlemi değil; insanın yaşadığı topraklarla kurduğu karmaşık ve çoğu zaman çelişkili ilişkidir. Dink, hafızanın yükünü taşırken geleceğe bakmanın mümkün olup olmadığını soruyordu. Geçmişi unutmadan, onun içinde hapsolmadan yaşamanın yollarını arıyordu.
Bugün göç üzerine konuşurken yalnızca hareket eden insanlardan söz etmiyoruz. Aynı zamanda yerinden edilen hatıralardan, yeniden kurulan aidiyetlerden ve kuşaklar boyunca taşınan hikâyelerden bahsediyoruz.
Çünkü göç bazen bir sınırı geçmekten daha fazlasıdır.
İnsan bir evi terk edebilir, bir şehri geride bırakabilir, başka bir dilin içine yerleşebilir. Ama bazı yerler insanın içinden çıkmaz. Onlar, bavullara sığmayan şeylerdir. Kuşaktan kuşağa aktarılan bir hikâye gibi yaşamaya devam ederler.
Yesayan Derneği olarak göçü sadece bir yolculuk değil, aynı zamanda bir hatıra biçimi olarak tanımlıyoruz. Bu düşünceden yola çıkarak, matbu arşivlerin yanı sıra sözlü tarih anlatılarına da önem veriyoruz.
19 Ağustos 1966’da Muş, Varto’daki deprem, büyük yıkıma yol açmıştı. Hükümet, yıkımla başa çıkmakta zorluk çekiyordu. Dönemin Muş Kaymakamı, üzerindeki sorumluluğu azaltmak için bölgedeki Ermenileri İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi’ne yönlendirdi. Patrikhane, bir sabah kapısında gördüğü yüzlerce kişi karşısında hızlıca harekete geçti ve bir komisyon oluşturdu, Varto’dan gelen Ermenilerin kısa vadeli bakımıyla ilgilenilmesini sağladı. Komisyona dahil olduğu günden bu yana Anadolu’dan İstanbul’a göç eden Ermenilerin aile hikâyelerinde başroldeki isimlerden biri, Diana Kamparosyan’dı. O, anlatılarıyla bizlere, bu her biri diğerinden eşsiz hikâyelerle dolu göç yolculuklarını o günlerin canlı tanığından dinleme fırsatı sunuyor.
İnsan yanında ne götürür?