Maratuk Dağı’nın eteklerinde, dört odalı eski evinde tek başına yaşayan Haramsin Demirciyan, bir pazartesi öğleden sonrası hayata veda etmişti. Onu son ziyaret eden kişi ölümünden aylar önce, 22 Ekim’de kapısını çalmıştı. O günden sonra ne kapısı bir daha tıklatıldı ne de telefonu çaldı. Sessizlik, yavaş yavaş evin duvarlarına yerleşti; sonunda da onunla birlikte kaldı.
Ölümünün ardından türlü ihtimaller konuşuldu. Kimileri soğuğa dayanamadığını söyledi, kimileri ise bu yalnız ölümün cinayet olabileceğini fısıldadı. Ancak Haramsin’in 87 yaşında oluşu ve Sasun’un ağır, durağan ritmi düşünüldüğünde, soğuğa yenik düşmüş olma ihtimali akla daha yatkındı. Yine de kasabanın bu tür hikâyelere duyduğu gizli açlık, söylentilerin büyümesine izin verdi. Jandarma de bu söylentileri tamamen bastırmak yerine, belki de kasabanın tekdüzeliğine kısa süreli bir hareket katacağını düşünerek, cenaze törenini birkaç gün erteledi ve adlî tıp incelemesi istedi. Birkaç gün süren bu küçük ‘gizem’, doktorların raporuyla sona erdi: Haramsin’in bedeni, uzun süren soğuğa dayanamayarak ölüme teslim olmuştu.
Haramsin, hayatı boyunca yalnız biri değildi aslında. Ne hiç evlenmemişti ne de tek çocuktu. Yedi kardeşin dördüncüsüydü. Ama yıllar geçtikçe herkes birer birer uzaklaşmış, ölmüş ya da izini kaybettirmişti. Sonunda geriye sadece o kalmıştı. Televizyonu açık, sesi odalara dağılan bir ev ve içinde artık nefes almayan bir beden… Ölümü, komşularından birinin üç gündür susmayan televizyon sesinden rahatsız olup kapısını çalmasıyla fark edildi. Kapı açılmayınca önce ambulansı, ardından jandarmayı aradı.
Haramsin’in cenazesi 26 Ocak’ta kaldırıldı. Törende bir papaz, iki mezar kazıcısı, bir şair ve kimsenin tanımadığı bir adam vardı. O adam, yıllar önce kimsesiz insanların da bir vedayı hak ettiğini düşünen Haçik'ti. 2002’nin sert kış günlerinde bu düşünce zihninde netleşti. Yaşadığı Agın’da yerel yöneticilerle görüşmüş, kimsesizler için küçük ama anlamlı cenaze törenleri düzenlenmesini önermiş, bölgedeki –çok da tanınmayan– şairlerin bu törenler için kısa şiirler yazmasını teklif etmişti. Başlangıçta kimse onu ciddiye almamıştı. Haçik’in tuttuğunu koparan karakteri, “Herkes bir vedayı hak eder” cümlesinin duygusal ağırlığıyla birleşince, konu üç belediye meclisi üyesinin aklında yer etti. Maddî yükü olmayan bu fikir, birkaç duyarlı insanın çabasıyla 2004 yılında ilk kez hayata geçti. O yıl, evinin bahçesinde testereyle kolunu yaralayıp kan kaybından ölen Dikran Çulsuzyan için düzenlenen cenazede uygulandı.
Çulsuzyan’a veda şiiri yazan Bedros Turyan, bu kez Haramsin’in ardından birkaç cümle yazacaktı. Haramsin’in kimsesiz olduğu anlaşılınca, jandarma doğrudan Haçik’e haber verdi. Haçik’in ses tonundan belliydi; henüz Ocak ayı bitmemişti ve Haramsin bu ay ölen ilk kimsesiz değildi. O da vakit kaybetmeden Bedros’u aradı.
Bedros, bir jandarma memuruyla birlikte Haramsin’in evine gitti. Şiir yazabilmek için kadının hayatına dair bir iz aradı; eşyalarına, duvarlara, mutfağın düzenine, televizyonun açık kalmış hâline baktı. Komşularla konuştu; yalnızca iki kişi konuşmayı kabul etti ama anlattıkları birbirini tutmuyordu. Haramsin, herkes için farklı biriydi ya da kimse onu gerçekten tanımıyordu. Bedros sonunda şiirini, kadının geride bıraktığı sessizlikten ve evin içindeki izlerden kurmak zorunda kaldı.
26 Ocak Perşembe, saat 14.00, hava aydınlık, eksi 16 derece. Yağış yok. Haramsin’in cenazesi Sasun’daki küçük Surp Kevork Mezarlığı’nda toprağa verilmeyi bekliyor. Törende sadece beş kişi var: Papaz, iki mezar kazıcısı, Bedros ve Haçik.
Papaz duasını okudu. Bedros şiirini. Tören on dakika ya sürdü ya sürmedi. Ne dua uzadı ne de şiir bir destana dönüştü. Mezar kazıcıları zaten alışkındı böyle vedalara. Yedi çocuklu bir ailenin dördüncü evladı olarak dünyaya gelen Haramsin, hayatında hiç tanımadığı beş kişinin tanıklığında uğurlandı.
Toprak atıldı, sessizlik geri geldi.
Haçik bir süre jandarmayla konuşmak istemedi. Bedros’un da yeni bir şiir yazacak gücü kalmamıştı. Henüz Ocak ayıydı. Ve Haramsin, o yıl ölen ilk kimsesiz değildi.
Ölümüm
Solgun benizli ölüm meleği
Sınırsız bir gülüşle karşıma dikilse de,
Acılarımla ruhum bahar olup uçsa da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Yastığımın ucunda eriyen
Soluk çehreli bir mum
Soğuk ışın serse de, ah,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Terli alınımla
Taş kesilmiş vücudumu
Kefene sarıp kara tabuta koysalar da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Acımasız ölüm meleğinin titrek gülüşü
Dokunaklı çanın çalmasıyla
Tabutum ağır ağır ilerlerse de,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Yas şarkıları söyleyen insanlar
Siyah giysileri ve asık suratlarıyla
Tütsü ve dua yaysalar da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Çukurumu kazıp beni gömseler de
Yasa bürünmüş sevdiklerim
Ağlaşıp ayrılsalar da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Ama eğer bir köşede
Unutulup giderse mezarım,
Ve hatıram da solarsa,
Ah, işte ben o zaman ölürüm!
Bedros Turyan
Ermeniceden çeviren: Yervant Gobelyan