Özellikle azınlık bir topluma mensup, binbir badire atlatmış Hıristiyan bir mamigin (büyükanne) torunuysanız, onunla geçirdiğiniz vakitlerde hep Kutsal Kitap’tan hikâyeler dinler, yemeklerden önce ve yatmadan tanrıya hep şükreder, dualar okursunuz.
Büyüdükçe anladım ki tanrı, aslında mamigim gibi birçok insan için de tutunacak bir dal görevi görüyor. Bu kadar acımasız bir dünyanın yaratıcısı tanrı olamaz çünkü. Hadi diyelim dünya bu kadar kötü ve tanrının elinden hiçbir şey gelmiyor, o zaman bundan sonra daha güzel bir yere gitmeliyiz, değil mi? Yoksa bu yaşadıklarımızın, daha doğrusu yaşayamadıklarımızın ne anlamı kalır? İşte bu yüzden ses çıkarmam, “Tanrı gerçek değil” diyemem mamigime. Peki ya mamigim haklıysa ve o varsa? O zaman nasıl açıklanır bu kargaşa?
Özellikle son zamanlarda öbür taraf da karıştı herhalde diyorum içten içe. Belki tanrı da değişmiştir, belki kontrolünü kaybetmiştir. Ve mamigim gibi inançlı insanlar bihaber, hâlâ onun hikmetini sorgulamadan, onun başarısızlıklarına “bir bildiği vardır” diyerek çöpünü topluyorlardır.
Geçen gün izlediğim oyunda Şahika Tekand’ın bu sorulara güzel bir cevabı vardı. Yazıp yönettiği ‘Ölüyor Mu Ne?’de seyircilere alternatif bir Olympos çizmişti. Adalet tanrısı Themis yolunu şaşırmış, sanat tanrısı Apollon insanlara küsmüş, Zeus ise bırakmadığı tahtında kırmızı pijamasıyla sıkılıyor. Bir de bir hizmetçi var: Sisypha. Bütün işi tanrıların çıkardığı çöpleri toplamak. Ama o kadar fazla çöp var ki yığını koyarken bozup tekrar toplamak zorunda kalıyor. Çok sıkıcı, çok yorucu bir hayatı var. Oturup düşünmeye de vakti yok; hem düşünmeyi de sevmiyor, çünkü düşününce kendisiyle çelişen bir başka benliği ortaya çıkıyor. İsyankâr, eleştirel ve düşünen bir benliği. O benliği bir gün susturamamaktan korkuyor, işte bu yüzden de düşünmemeyi kendine görev bilmiş.
Oyun sanki bize her şeyin bir sonu olduğunu hatırlatıyor. Tanrıların bile. Bir yerde Sisypha, Apollon’un ölmek üzere olduğunu ima ediyor; Zeus böyle bir şeyin imkânsız olduğunu söylüyor ama o da emin değil. Daha önce başlarına gelmemiş olması, gelmeyeceği anlamını taşımıyor çünkü. Tanrılar ölümsüzdür derken Zeus’un sesinde de bunu duyuyoruz. Öğrenilmiş bir bilgiyi tekrarlayan, ama artık kendisi de inanmayan birinin sesini.
Oyun bitene kadar bu his şiddetleniyor. Tanrılarla insanların dünyalarını ayıran duvarlar yıkılmaya devam ediyor ve perde kapanırken hissediyoruz: Bu dünya eskisi gibi dönmüyor artık.
O zaman şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor: Tanrıları insanlar yarattıysa, onların ömrü de insanlar kadar değil midir? Onlara tapan son insan öldüğünde, aslında onunla birlikte tanrılar da ilk kez ölecek.
Öyleyse tanrılar ölüyor mu ne? Bu gidişle sanırım artık tapacağımız, tutunacağımız tanrılar da kalmayacak. Ama belki bu o kadar da kötü bir şey değil. Artık belki de ilk kez gerçekten elimizdekilerle ne yapabileceğimize bakıp, bizden başka birinin bizi kurtarmayacağını anlayıp, şu an yaşadığımız ve yaşayamadığımız hayatın hesabını gerçek faillerinden sorabiliriz. Belki o zaman kutsal bir kitabın öğütlerinden daha etkili bir şekilde iyilik yaparız birbirimize.
Bu yazıma mamigim muhtemelen itiraz ederdi, bu şekilde düşünmeme üzülürdü. Ama ben anladım ki aynı Sisypha gibi o da tanrıya tutunurken aslında bu kargaşada hayatta kalmayı öğrenmiş, bize de öğretmiş. Tanrılar gitse bile bu kalır. Belki zaten ölümsüz olan tek şey de budur.