“Korkacak bir şey yok”
Bazı sonların geleceğini biliriz. Daha da fenası; o sonun ne getireceğini, kapımızı neyle çalacağını da… Hatta bazı vedaları daha çok küçükken zihnimizde tasarlamaya başlarız; bilinçli düşlerimizde sahneyi tekrar tekrar oynatır, beğenmezsek yeniden kurgularız. Daha acıklısını, daha detaylısını biçeriz kendi içimizde. Ancak o an gerçekten gelip çattığında, ne yapacağımızı yine de bilemeyiz.
Georgi Gospodinov’un ‘Bahçıvan ve Ölüm’ eserini okuduğum o iki gün boyunca, kulağıma sürekli aynı cümle fısıldandı: “Korkacak bir şey yok.”
Aslında, kitabı elime aldığımda neyle karşılaşacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Ne Instagram algoritmam ne de sosyal medya akışım önüme bu kitapla ilgili tek bir kelime çıkardı. Sadece çevremden kitabın ne kadar dokunaklı olduğuna, su gibi aktığına dair fısıltılar duyuyordum. Derken kendimi o ilk sayfayı çevirirken buldum: “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”
Okurken çoğu zaman gözlerim ilerlese de aklım bazı cümlelerde takılı kaldı. O durumda, “Bu cümle tam olarak ne anlama geliyor?” diye düşünürken, aslında ne okuyacağımızla çok geçmeden yüzleşiyoruz. Anlatıcı bize hem babasının hem de kendisinin başına ne geleceğini en baştan söylüyor. Hüznün ve çaresizliğin hayatlarına nasıl gelip yerleşeceğini, elindeki kederle nasıl başa çıkmaya çalıştığını —ya da çalışamadığını— açıkça paylaşıyor. İşte bu dürüstlük, kitabı sadece bir roman değil, bir el kitabı haline getiriyor. Ve yazar bunu okurla mesafesini koruyarak yapıyor; hissettiklerini, yaşananları bütün gerçekliğiyle, şok duygusuyla, belki zaman zaman pazarlıkla, geçiştirmeye çalışarak okura sunuyor.
Bir yas kitabı okuyoruz. Buna bir el kitabı demek de abartı olmaz. Çünkü bence her okuyan, babanın yerine kendi hayatındaki kayıp deneyimini, hatta sayfa sayfa kayıplarını koyarak okuyabilir. Ölümü beklerken, içten içe bunun geldiğini bilirken anlatıcının verdiği tepkilerle bir noktada kendi yasımızı kıyaslamaya ve belki de kendimizi hafifletmeye başlıyoruz. Yası ve korkuları, hayatı kutlamayı ve kaybın üzüntüsünü ikiye bölüp paylaşıyoruz; sanırım bu durum işleri, romanı okumayı az da olsa kolaylaştırıyor. Romanı okurken bir yandan kederi ele alış biçimimizi, belki de ölümü anlayış biçimimizi yeniden şekillendirebiliriz. Elbette yası kabul etmek ve yaşamak bu kadar kolay değil ama sanırım bütün bunları söylemek yanlış olmaz. Yine de zaman zaman, hatta genelde okumayı neden sürdürdüğümü sordum kendime, çünkü bütün kitabı yürek burkan bir sonu duyarak kat ediyoruz.
Bir baba kaybını, bu kayıpla çocukluğunun kaybını, kendi baba olma algısını ve koca bir dönemin üzerinden bir ülkenin, bir rejimin değişimini okuyoruz. Anlatıcının kendi üzerinden kaybettiklerinin yanında gözlerinin önünde aslında babanın ‘baba’ kimliğinden başka kimliklerinin olduğunu fark edişini... Hatta yalnız onu değil, fotoğraflarla, hatırlanan şaka ve anılarla babanın da bir zamanlar çocuk olduğunu; gençliğini, koşullarını, deneyimlerini hatta bu hayatın karşısında onun da ilk defa karşı karşılaştığını fark edişini de… Okurken sanki sihirli bir toz bulutu babayı 79 yaşındaki hâlinden alıp zaman zaman bebekliği, ilk gençliği, ilk baba hâlini, neşeli, disiplinli hâllerini hikâyeye serpiştiriyor. Baba sürekli büyüyüp küçülen, şekilden şekle giren bir figür oluyor. Okuyan gözler büyüyüp küçülen, bazen meddah bazen bahçıvan bazen filozof bazen de sadece ‘öylesine biri’ olan babayı izliyor. Bu arada bu sihirli el sadece babayı anlatırken değil, bahçeyi okurken de karşımıza çıkıyor. Sanki bahçenin sınırlarından içeri adım attığımızda büyülü gerçekçi bir rüzgâr, bir el bizi içeri alıp bakışımızı değiştiriyor. Zaman zaman romanın ağırlığını ve kasvetini okurun üzerinden çekip uzaklaştırıyor.
Sihirli elleri sık sık kenara bırakmak zorunda kalıyoruz. Babanın şakalarının ve bahçenin getirdiği bu masalsı havayı sık sık dağıtan hastane raporları var. Zaman hızla ilerlerken, her bir rapor ve doktor konuşması romandaki gerilimi tırmandırıyor. Bir yandan, “Korkacak bir şey yok,” diye bir ses bizi telkin etmeye çalışırken, diğer yandan bu rapor sayfalarının hışırtıları ve doktor konuşmaları hızla işleyen bir saat gibi tik-taklıyor. Babanın teşhisiyle süregelen korkuyu, hastalık sürecini, bunu yönetmeye çalışmayı okuyoruz bir yandan. Bunların ardından kabullenişi, kalan vakti iyi geçirmeyi, anları, anıları ve bahçeyi ekmeyi de... Korkuyu getiren şeyin karşısında nasıl durmalı? Bunu kabullenip, aştıktan sonra korkuya ne şekilde teslim olmalı? Onunla olabildiğince sakin yürümeli mi, yoksa ne yaptığını bilmez halde karşısında yalpalayıp durmalı mı? Okur gözüyle bunu tartmaya çalışmak kolay belki de. Romanı okurken sık sık bunları sordum kendime. Hem anlatıcının durmaya çalıştığı yeri hem de babanın korkuyu savuşturma şeklini görmek okuru bir uçtan diğerine sürüklüyor sürekli: “Korkacak bir şey yok.” Belki de var, hemen şimdi çok korkmalıyız. Uzun zamandır bir kitabı, sayfa numarasını bu kadar sık kontrol ederek okumamıştım. Nereye varacağını bilsem de hem bir an önce sona ulaşmayı istedim hem de hiç ilerlemesin, günlerce okumaya devam edeyim diye geçirdim içimden. Bazen su gibi akarken, bazen sanki günlerce aynı sayfada takılı kaldım. Okuduğum cümlelerin ağırlığından kurtulmak için sık sık mola verirken, not alıp altını çiziktirmediğim cümle kalmadı. Bir noktada kendi iyiliğim için bunu yapmayı bıraktım.
Artık sona yaklaşırken, bütün bu hamlelerim arasında çalkalanırken şunu fark ettim: Aslında okuduğumuz babanın hikâyesi değil. Onun hastalık süreci, hastalığı ele alış biçimi, korkularına rağmen dik duruşunu okuyoruz, evet. Ancak aslında anlatıcının, bu kaybedişin karşısında hissettiklerini, babanın çocukluğu, gençliği, babalığı, dedeliği arasında figür değişikliklerini algılayışını ve bunları keşfedişini okuyoruz.
Çizgiyi hiç aşmadan, olanı fazla acıklı —ama olduğundan daha hafifleştirmeden— ve çok kişiselleştirmeden, yine de kendi hikâyesini nasıl bu kadar biricik halde anlattığını, Gospadinov’un romanı nasıl kurduğunu anlamaya çalışıyorum. Bu takırtılar ve rengârenk çiçeklerle bezenmiş bahçe arasında kayboluyoruz. Her şey bu kadar gerçek, biricik ve kişiselken, okur da yazar da ortak bir hissi ve acıyı paylaşıyor bana göre. Bu da romanı —bütün ağırlığına rağmen— okumayı sürdürmemizi sağlıyor.