Bu soruya verilecek cevap, ilk bakışta çok basit gibi geliyor. Neye bakarsak, onu görürüz… Belki bir yüz, bir beden, bir oda, bir sokak veya manzara. Fotoğraf, bize bunları gösterir. Ben ise, şu sıralar, fotoğrafın bize gösterdiğine biraz daha uzun baktığımda, gördüğümüzün; aslında imgenin sadece en görünür tarafı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir fotoğraf kendini nasıl gösterirse göstersin, tarzı ne olursa olsun, daima görünmezdir. Görünen kendisi değil; göstermeyi istediği ve ona bakan gözlerin aradığıdır.
Eleştirmen Roland Barthes’ın etkisiyle fotoğraf üzerine düşünmeye başladığımda, aklımda en çok kalan meselelerden biri buydu. Fotoğrafın gösterdiği ile bizim fotoğrafta aradığımız, birbirinden farklı. Fotoğraf karesi bize bir ân gösteriyor ama o ânın kendisini vermiyor. Bir insanın yüzünü gösteriyor ama o insanı geri getirmiyor. Belki de fotoğrafın en tuhaf tarafı tam burada başlıyor. Bir fotoğrafa bakarken, aslında çok daha fazlasını yapıyor, fotoğrafın ardında bıraktığı bir zamana bakıyoruz. Artık geri dönemeyeceğimiz bir âna, belki hayatta olmayan birine, belki de kendimizi artık hiç tanımadığımız bir hâlimize...
Bunu en çok, dedem Yetvart’ın eski bir fotoğrafına bakarken düşünüyorum. Askerken çektirdiği, eski bir fotoğraf. Bembeyaz karın üzerinde, siyah beyaz bir ân. Güneş, doğrudan gözüne vurduğu için bir gözünü hafifçe kısmış, kameraya bakıyor. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme var. Kalın, kat kat kıyafetler giyinmiş, yüzü tıraşlı. İlk baktığımda sıradan, hatta belki biraz neşeli bir fotoğraf gibi geliyor. Biraz daha uzun göz gezdirdiğimde, nedense, gülümsemesinden çok daha fazlasını görüyorum. Sanki orada olmak istemiyor. Bunu gerçekten biliyor muyum? Hayır. Fotoğrafın nerede, ne zaman ve kimlerle çekildiğini bile bilmiyorum. Belki o gün gerçekten mutluydu. Belki sadece güneş gözünü rahatsız ettiği için yüzü öyle görünüyordu. Belki fotoğraf çekilirken gerçekten gülümsüyordu ve ben bugün ona bakarken, artık onu tanıyamadığım bir yerden o yüz ifadesini anlamlandırmaya çalışıyorum. Ama zaten fotoğrafın ilginç tarafı da tam olarak bu.
Fotoğraf hiçbir zaman yalnızca gördüğümüzden ibaret değil. Biz ona baktıkça, onun söylemediklerini kendi zihnimizle tamamlıyoruz. Fotoğraf, kendini dile getirmek isteyen ancak sözle anlatılamayanın bir baskısıdır.
Fotoğraf, bizim bir başkası olarak ortaya çıkışımızdır. Objektifin karşısında dört özellik taşırız: Olduğumuzu sandığımız, sanılmayı istediğimiz, fotoğrafçının bizi sandığı ve sanatını sergilemek için yararlandığı biz. Kamera önüne her geçişimizde kendimizi taklit ederiz. Her bir fotoğraf çekiminde de gerçek olmayış duygusunu, bazen de aldatılma duygusunu mutlaka hissederiz.
Dedemin oradaki hâlini görüyorum ama o âna ulaşamıyorum. Fotoğrafta yüzü var, ama ne düşündüğünü bilmiyorum. O gün ne hissettiğini bilmiyorum. Deklanşöre basılmadan birkaç dakika önce ne yaptığını bilmiyorum. Fotoğraf çekildikten sonra nereye gittiğini de bilmiyorum. Belki de klik sesini duyduktan hemen sonra kalktı. Üzerindeki o kalın kıyafetler çok geldiği için paltosunu çıkarttı. Gününe devam etti. Belki o fotoğraf onun için hiçbir anlam taşımıyordu. Benim için taşıdığı anlamdan haberi bile yoktu. Çünkü o fotoğraf çekildiğinde henüz benim için bir hatıra değildi. Hayatının içindeki sıradan bir ândı. Bir gün birinin o fotoğrafa bakıp onu özleyeceğini bilmiyordu. Fotoğrafların insana en garip hissettirdiği özelliklerinden biri bu. Fotoğraf bir ânı saklıyor gibi görünürken, aynı zamanda o ânın artık geride kaldığını da söylüyor.
Bir insan fotoğrafta hâlâ canlıdır. Bize bakar, güler, oturur, yürür. Ama fotoğrafın bize söylediği şey aslında çok daha sessizdir. Fotoğrafına baktığımız her kimse, o sadece o zaman oradaydı. Oradaki insanı gerçekten geri getiremeyiz. Onun yerine elimizde, o insanın bir zamanlar orada bulunduğunu kanıtlayan bir görüntü kalır. Bu yüzden bir fotoğrafa bakmak bazen hatırlamak gibi değil, ulaşmaya çalışmak gibi geliyor bana. Özellikle birini kaybettiyseniz, bunu daha iyi anlayabilirsiniz.
Bir insan öldüğünde geriye fotoğrafları kalıyor. İlk başta bu güzel bir şey gibi geliyor. En azından yüzüne bakabileceğiz, gülüşünü görebileceğiz, onu unutmayacağız. Sonra, fotoğraflara ne kadar bakarsanız bakın, bunun yeterli olmadığını fark ediyorsunuz. Yüzünü görebiliyorsunuz ama sesini duyamıyorsunuz. Ellerini görebiliyorsunuz ama tutamıyorsunuz. Bakışını görebiliyorsunuz ama o bakışın size ait olup olmadığını bilemiyorsunuz. Bir insanın görüntüsünü saklamakla, o insanın kendisini saklamak aynı şey değil. Fotoğrafın acımasız tarafı da burada. Bize kişiyi verecekmiş gibi yapıyor ama aslında yalnızca ondan kalan bir parçayı veriyor. Geri kalanını ise biz tamamlamaya çalışıyoruz. Dedemin fotoğrafına bakarken ben de bunu yapıyorum. İmgenin içinde olmayan şeyleri düşünüyorum. O günün nasıl geçtiğini. Neler düşündüğünü. Neyi beklediğini. Orada olmak isteyip istemediğini. O görüntü bunların hiçbirini söylemiyor. Ama tam da söylemediği için ben bunları düşünmeye başlıyorum.
Bazen bir fotoğrafın sessizliği, uzun bir hikâyeden daha fazla şey düşündürebiliyor. Bu yüzden bazı fotoğraflara uzun uzun bakıyoruz. Görselde çok şey olduğu için değil; aksine, birçok par.a eksik olduğu için. Görüntü susuyor ve bizim zihnimiz konuşmaya başlıyor. Bir yüz görüyoruz ve o yüzün arkasındaki hayatı merak ediyoruz. Bir insanın gençliğine bakıyoruz ve onun bizim hiç bilmediğimiz yıllarını düşünmeye başlıyoruz. Ben dedemin fotoğrafına baktığımda yalnızca dedemi görmüyorum. Ben yokken yaşamış bir adama bakıyorum. Henüz benim dedem olmadığı zamana bakıyorum. Onun benden önceki hayatına bakıyorum. Bu düşünce garip geliyor. Çünkü onu hep dedem olarak tanıdım hatta, ismini öldükten sonra düşünmeye başladım. Ama o fotoğraftaki adam, benim doğumumdan çok önce kendi hayatının içinde yaşayan genç bir adam. Muhtemelen hayatının en sıradan günlerinden biri olan o günün, yıllar sonra benim için bu kadar önemli olacağını tahmin bile edemezdi. Fotoğrafların zamanla ilişkisi bu yüzden çok tuhaftır. Fotoğraf geçmişi geri getirmiyor; bilakis, tam tersini yapıyor. Geçmişin artık geçmiş olduğunu bize hatırlatıyor. Bir fotoğrafa baktığımızda, “Bu hâlâ burada” diyemiyoruz, daha çok “Bu bir zamanlar buradaymış” diyoruz.
Yasın en zor taraflarından biri de bu. Birini kaybettiğimizde yalnızca onun görüntüsünü kaybetmiyoruz. Onunla birlikte bir sürü küçük şey de yok oluyor. Sesini, alışkanlıklarını, konuşma biçimini, bir odaya girdiğinde yarattığı hissi. Fotoğraf, bunların hiçbirini saklayamıyor. Bir insanın fotoğrafını saklayabilirsiniz ama onun varlığını saklayamazsınız. Çünkü insan yalnızca görüntüden oluşmuyor. Belki de bu yüzden bazı insanların yeri doldurulamıyor. Onları yeniden yaratamadığımız için değil, onların varlığı başka hiçbir şeyle aynı olmadığı için. Fotoğraf da tam olarak bu doldurulamazlığın karşısında duruyor. Bize bir insanın görüntüsünü verebiliyor ama kendisini veremiyor.
Bir fotoğrafın yapabileceği en büyük şey, bir insanı yaşatmak değil, onun gerçekten yaşamış olduğunu unutturmamak. Fotoğrafın görünmezliği de tam burada. Gördüğüm kişi aslında orada değil. Sadece, bir zamanlar oradaydı. Ve bazen bir fotoğrafın bize verebileceği en büyük teselli, geçmişi geri getirmesi değil, bize, “Bu insan gerçekten buradaydı” diyebilmesi. Dedemin fotoğrafına her baktığımda onu artık geri getiremeyeceğimi biliyorum. O gün ne hissettiğini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğim. Ama onun bir zamanlar karın üzerinde uzandığını, güneşin gözünü rahatsız ettiğini, kameraya baktığını biliyorum ve bazen bir insanı tamamen geri getiremeyeceğimizi bilsek bile, onun bir zamanlar burada olduğunu hatırlamak yetiyor. Belki de fotoğrafın asıl görevi budur. Bir insanı yaşatmak değil, onun gerçekten yaşamış olduğunu unutturmamak.