Skip to main content

Bana ait olmayan bir ada ve 52 Hertz

kinaliada'dan bir manzara, önünce küçük bir kız

Son zamanlarda Kınalıada’ya dair çok düşünüyorum. Yalnızca Kınalıada üzerine değil; adanın içinden, sanki oradaymışım gibi bir düşünce şekli bu: Bir Kınalıadalıymışım gibi.

Bu sene, on yedi yaşımdan beri doğru dürüst gitmediğim bu mekânı yeniden ziyaret ediyorum ve bu gidişin asıl nedeni olan kızım benim adaya ilk çıktığım yaşta — bilenler bilir, adaya çıkılır, adadan inilir. Ve yine bilenler bilir, bir çocukla çok yakın olursanız, kendi çocukluğunuza da inersiniz. Gönüllü ya da gönülsüz.

Adaya yeniden gitmeye başlayınca şunu görüyorum: Kınalı’yı hep on yedi yaşımda bıraktığım haliyle hatırlıyorum. O zamanlar bana dar gelen bir yer olarak. Herkesin birbirini tanıdığı, yaz boyunca aynı insanların karşılaşıp birbirine zoraki selam verdiği, bana ait olmayan bir ada. Kimlerle arkadaş olduğunuzun, kimden hoşlandığınızın, ne giydiğinizin kolayca başkalarının ilgisine mahzar olduğu dört yanı denizlerle çevrili, üzerinde pastaya dikilen mumları anımsatan garip antenleri olan bir yer. Bunu o yıllarda böyle tarif etmezdim. Yalnızca adadan sıkıldığımı düşünürdüm.

Oysa çocukluğum da aynı adada geçmişti.

Mamamla babam, teyzemler, yayam, kuzenim ve ben. İki aile, senelerce yazlarımızı Korkut Sokak’taki ailemin muhtemelen zorlanarak tuttukları o evde geçirirdik. Sınıfsal olarak ada hakkımız değil gibiydi. Nesiller boyu adalı değildik. Evimiz adanın Flamingo tarafında değil, izbe bir köşesindeydi. Ben, kuzenim ve yayam salonda yatıyorduk. Adaya gelmiş olmak için geliyorduk. Çocuklar için. Kuzenim ve ben, dünyadan habersiz çocukluğumuzun tadını çıkarmakla meşguldük. Bitimsiz sokak. Bahçeden topladığımız meyveler. Almamıza asla izin verilemeyen rengârenk macunlar. Kaldırımda sattığımız dobiler. Kuponla alınmış çiçekli pike. Filancanın maması tantig. Rüyanın en güzel yerinde uyandıran martı sesleri. “İyi yazlar”. Zeko’nun evindeki örgü peynirin tadı. At arabalarının tepelerindeki sucular. Dezire. Haşlanmış mısır. Portakallı Tang. Kapısından giremediğimiz Su Sporları Kulübü. Sadece adada giymeme izin verilen askılı bluzlar. Korku hikâyeleri. Harbiye Börekçisi’nin şekerli böreği. Kuyruğunu koparttığımız kertenkeleler. Yatmadan yarım saat önce odalara sıkılan sivrisinek ilaçları. Hafta sonu gelenler. Kuzenimin bir keresinde kaybolduğu ada pazarı. Saatlerce içinden çıkmadığımız o yosun kokulu deniz ve anlamsız hareketleri “Mama, bak!” diye milyonuncu kez gösterişimiz. Kilisenin bahçesindeki yaz kursları. Bir yaz etamin kursuna gitmiştim. Sonra bir daha hiç etamin işlemedim. “İyi kışlar.”

Bu güzel hatıraların çoğunu bu sene adaya gidene kadar hiç hatırlamadım. Son zamanlarda bir laf var, “Yeni gelmedik, geri geldik” diye. Benim hatıralarım da tam öyle, sanki kızım benzerlerini yaşadıkça bir bir geri geliyorlar. O düşmekten korkmadan delice koştuğunda, Ömer Usta’nın külahının altındaki çikolatayı emerek içine çektiğinde, alt kattaki komşunun kanepesinde yatma saatini fersah fersah geçtiğinde.

Adaya dair fikrimin değiştiği seneler, çocukluktan genç bir kadınlığa geçtiğim döneme denk geliyor. Ada bir çocuğa hayattan almaya hak gördüğü hazları genç kadınlara yasaklıyor. Ermenice oyunun dili olmaktan çıkıyor, dedikodunun ve yargının dili oluyor. Ermeni bir kadın ne yapar, Ermeni bir kadın kiminle evlenir, Ermeni bir kadın eve kaçta döner? Ermeni bir kadın ne işler çevirir? Ermeni bir kadının poposu ne boyutta olmalıdır? Kimsenin umurunda mı: Ermeni bir kadın nasıl kendisi olur?

Tüm bu sorular aklımda dönüp dururken 52 Hertz’i izlemeye gidiyorum.1 Oyun, çocukken etamin kursuna gittiğim kilisenin bahçesinde oynanıyor. Seyirciler arasında adadan tanıdık yüzler de var, oyunun methini duyup İstanbul’dan gelenler de. Kilisenin vartabedi de en ön sırada oturuyor. Oyun boyunca birkaç kez gözüm istemsizce ona kayıyor. Ne düşündüğünü merak ediyorum. Rahatsız oluyor mu? Gülümsüyor mu? Kendini hiç ele vermiyor. Gerçek bir Kınalıadalı gibi yine başka birinin ne düşündüğünü düşünüyorum.

Sahnedeki dört kadın kendilerini oynuyorlar. Adaya bir göktaşı düşecekmiş, birazdan her şey yok olacakmış gibi çocukluklarını, dostluklarını, adayla kurdukları bölük pörçük anıları toplamaya çalışıyorlar. Kimse kendini temize çıkarmakla meşgul değil. Tüm çelişkiler mübah. Kimse daha cesur, daha mağdur ya da daha haklı değil. Sadece kendilerine duydukları muazzam bir sadakat var ellerinde. Tara çocukluğunda yaşadığı lezbiyen bir yakınlaşma anını anlatıyor. Yine istemsizce vartabede bakıyorum. Lara mayosuyla önümüzde uzanmış genç bir kadınken kilo aldığına dair yapılan bir yorumdan bahsediyor. Garine kimse izlemiyormuşçasına dans ediyor. Diana anlaşılıp anlaşılmayacağını umursamadan Doğu Ermenicesi konuşuyor.

Bu kadınlar sayesinde başta eğreti oturduğum sandalyede birden kendi evimdeymişim gibi rahatlamış hissediyorum. Oyun bittiğinde ada benim de adam oluveriyor.

Soru-cevap başlıyor. Ben son vapura yetişmek üzere salondan erken ayrılmak zorunda kalıyorum. Tam çıkarken ön sıralardan bir kadın soruyor:

- Peki sizce Ermeni gençliği nereye gidiyor?

Cevabı duyamıyorum ama kilisenin yokuşundan inerken şöyle düşünüyorum:

“Vapura gidiyorlar.”2
 

  1. 52 Hertz, Hangardz tiyatro kolektifinin sahnelediği, Zinnure Türe’nin yönettiği ve Miran Bulut’un dramaturgluğunu üstlendiği 70 dakikalık bir tiyatro oyunudur. Oyun, devised tiiyatro tekniği kullanılarak, oyuncuların otobiyografik anlatılarından yola çıkılarak kolektif bir süreçte üretilmiştir. Detaylar için bkz: https://hangardz.com/tr/52-hertz
  2. Bu metin, 52 Hertz’in açtığı alanda yazıldı, teşekkürlerimle.