“Emeğinize sağlık.” Tiyatro oyunlarından, kitap lansmanlarından ya da kurum etkinliklerinden çıkarken hepimizin ezbere söylediği o neşeli cümle... Peki, salondan ayrılıp kendi küçük gruplarımıza çekildiğimizde fısıldadığımız o asıl cümleler ne olacak? Neden yüz yüzeyken ayakta alkışladığımız işleri kendi aramızda kıyasıya eleştiriyoruz? Bizi dürüstçe konuşmaktan alıkoyan, elimizi kolumuzu bağlayan o görünmez sınır tam olarak nerede başlıyor?
Geçtiğimiz dönem Getronagan’ın ‘Hink Hasdadutyun’ [Beş Kurum] oyununu izlemiştim. Belli ki üzerine aylarca, hatta belki de yıllarca çalışılmış bir oyun. Sahnede Hayeren konuşan öğrenciler gördük. Özellikle geleneksel ile moderni birleştiren dansları seyretmek çok keyifliydi. Ancak oyunda benim için rahatsız edici, bir o kadar dernek ve okul tiyatrolarında sık gördüğümüz, tanıdık bir tablo vardı: Hamile bir kadın üzerinden, çok sayıda çocuk doğurmanın övüldüğü bir sahne. Bütün oyun bunun üzerine düşündüm. Maalesef kimseye bir şey diyemedim; ta ki aynı rahatsızlığı duyan bir başkasıyla konuşana kadar.
Lise ve üniversite dönemimde ya da sonrasında seyrettiğim dernek oyunlarında kadınların; bedenleri, aksanları, ev işleriyle ilşkileri, çocuklarıyla olan bağları üzerinden sürekli eleştirildiğini gördüm. Bu oyunlarda genellikle cinsiyetçi şakaların havada uçuştuğu, kadının aşağılandığı ve erkeğin sadakatsizliğinin bir kez daha ‘haklı’ çıkarıldığı sahneler vardı. Herkes gülüyordu ama bu ‘kahkaha’ unsuru olan konu gerçekten hepimizin normal gördüğü bir şey mi? Artık çağdışı kalan bu kalıplardan toplum olarak gerçekten ne zaman arınacağız?
Bir de ‘bizimle ilgili’ diye eleştirmekten kaçındığımız oyunlar var. Zabel oyunundan örnek vereceğim. Bu oyunda seyirci olur olmadık her espriye kahkahayı basarken, ben, oturduğum koltukta adeta tokat yemiş gibi hissediyordum. Bir yandan dedemi ve yaşadıklarını, bir yandan da komik olacağı düşünülerek oyuna konan şakaları düşünüyordum. Ama kimseden ses çıkmıyordu. Çünkü oynayanlar tanıdıktı ya da bir başka durumda o iş gönüllü yapılmıştı; arkasında bir dernek, vakıf, hiçbiri değilse arkadaşlarımız vardı.
Peki, biz tam olarak kime ayıp olmasın diye susuyoruz? ‘Bir şey söylersek dernek veya vakıf gazetemize, dergimize reklam vermeyi keser’ ya da ‘okulumuzun fonu tehlikeye girer’ korkusu mu bizi bağlıyor? Belki de toplum olarak bir noktada içselleştiriyoruz bütün bu ayrımcılığı. Hangi oyuncular hakkında rahatça kalem oynatabiliyor, hangilerinin karşısında aniden susuyoruz?
“Aman bütçemiz kesilmesin, aramız bozulmasın”, “Aman bizden olan zarar görmesin, onlar arkadaşımız!” derken, aslında derin bir samimiyetsizliğin parçası hâline geliyoruz. Akışı bozan maddî hataları, cinsiyetçi söylemleri ve ayrımcılığı emeğe saygı ambalajına sarıp alkışladığımızda, aslında o yanlışı teşvik eden bizler oluyoruz. Oysa bizi kimse eleştirmezse eksik yanlarımızı nasıl düzeltebiliriz? Bazen sadece ‘geniş toplumun’ gözünde ‘popüler’ olduğu / ‘popüler’ olduğumuz için içinde yer aldığımız işlere neden bu kadar büyük anlamlar yüklüyoruz? “Bize, Haylara yer verildi” diye sunulan her işe minnetle yaklaşmak zorunda mıyız?
Elbette dökülen alın terine saygı duyalım, harcanan zamana değer verelim. Derneklerde, okullarda birçok kişi gece gündüz demeden günlerce bir oyun veya bir tören için gönüllü olarak hazırlanıyor. Ancak ayrımcılığın yeniden üretildiği işlere de ses çıkarabilelim. Ses çıkaralım ki kurumlarımız, okullarımız dönemin ihtiyaçlarına uygun işler üretsin. Sevdiğin biri daha iyi olsun diye eleştirmek gibi; ses çıkaralım ki toplumumuzun ürettiği işler hep daha iyi olsun. Yapıcı eleştiriyi bir saldırı değil; aksine büyümenin, gelişimin bir yolu olarak gören bir olgunluğa ihtiyacımız var.
Birbirimizin yüzüne gülüp arkasından konuşmayı bıraktığımız ve konfor alanımızdan çıkıp “Bu olmamış” diyebildiğimiz gün hem birbirimize karşı bütünüyle samimi olacağız hem de sahnelerde çok daha nitelikli işler görebileceğiz.